**AB-I ÇEŞM**

Tanım

**Huzur ve güven içinde yenen kuru bir ekmek,endişe içinde yenen baldan daha tatldır.Namus içinde yaşanan bir çadır,ahlaksızlığın hüküm sürdüğü bir köşkte yaşamaktan daha sevimlidir**


LİNKS

& ANA SAYFAM
& PROFİLİM
& ARŞİV
& ARKADAŞLARIM
*** tasavvuf platformu
*** uzun hayat
*** dinine sadık nesiller
*** bilgiye susayanlar
*** hıdayet güneşi
*** herkonudan
*** kariyer ve para
*** ask ve sevgi
*** hayatın anlamı
*** zehirli fikirler ve panzehir
*** derdinize derman
*** doğal kozmetik ORİFLAME
*** üniversite adayları için kaliteli üniversite
*** talim ve terbiye kurulu
*** kaliteli insan
*** eğitim siteleri
*** islamsız hayat zindandır
*** yeşil bir dünya

Kategoriler

  • bayanlar buraya
  • bedirhan gokce
  • cocuklar
  • dursun ali erzincnl
  • edebi-sozler
  • fen ve teknoloji
  • haberler
  • lezzetli saatler
  • makaleler
  • mubarek aylar ve gunler
  • necip fzl ksakurek
  • senai demirci
  • siirler
  • tarihten izler

  • TESETTÜRLÜYÜM

    Tesettürlüyüm Çünkü..

    Allahı hatırlamak ve hatırlatmak için..


    Yaratılış gayemin gereği..

    Özel olduğum için .. Özel hissettiğim için .. İnsanların gözünde değil Rabbimin nazarında özel olduğum için.. Kulluğumun gereği.. Rabbimin rızasını kazanmak için..


    Tesettürlüyüm çünkü;

    Tesettürlüyken daha rahat olduğum için.. Dışarıda kendimi en rahat hissedebileceğ im giyim şekli olduğu için.. Allah rızası için.. Birtakım kötü gözlerden koruduğu için..

    Tesettürlü bir insan dış görünüşüyle değil de kişiliği ve ahlakıyla davranışlarıyla, düşünceleriyle ön planda olduğu için..


    Tesettürlüyüm çünkü ;

    Buna verilecek en iyi cevabım: İnancımın kanıtlarından biri TESETTÜRÜM..

    İnanıyorum; emri başım üstünde her varlığa sevgi duyuyorum.. her varlık O na çıkıyor.. O nu seviyorum..


    Tesettürlüyüm çünkü;

    Rabbim bize zinet değerinde bakıyor ve ben bu zineti en iyi şekilde muhafaza etmek istiyorum..


    Tesettürlüyüm çünkü;

    kadınlık vasfıyla deği,insan vasfıyla hayatta ilerlemek istiyorum..


    Tesettürlüyüm çünkü;

    Ehli imana zarar vermek istemiyorum. .


    Tesettürlüyüm çünkü;

    Tesettürün en baş vasfı başörtüsünü ilk önce kalbimde sonra kafamda taşıyorum..


    Tesettürlüyüm çünkü;

    İslamı yaşamayı kolaylaştırıyor, hayatımın her safhasına yaymamı sağlıyor..



    Tesettürlüyüm çünkü;

    Bana Rabbimi hatırlatıyor ve hatırlatanlardan olmak istiyorum..



    Tesettürlüyüm çünkü ;

    "KULUM" DİYE YADEDİLENLERDEN OLMAK İSTİYORUM..


    Tesettürlüyüm çünkü;

    Hürüm ben.. tesettürüm sayesinde namahremim, saygı duruşuna geçmek zorunda.. (öyle bir temsil etmeliyim ki, bu olmak zorunda)


    Tesettürlüyüm çünkü;

    HAKK böyle istiyor .. Hakk istedi mi, şek yok şüphe yok koşul yok şart yok..



    Tesettürlüyüm;

    çünkü hürüm ben.. Budur sebebi örtümü başımda taşırken gözlerimin ışıması.. Gurur addetmeyiniz. .


    Tesettürlüyüm çünkü ;

    DEĞERLİYİM!!


    Tesettürlüyüm Çünkü..

    Allah'a İtaat Ediyorum..


    Tesettürlüyüm.. .

    Çünkü Allah'a Teslim oldum..

     

    (ALINTI)


    Tarih: , 14/11/2007 Kategori: siirler
    Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

     

    ŞEHİTLER ÖLMEZ, BU VATAN BÖLÜNMEZ....


    Tarih: , 13/11/2007 Kategori: haberler
    Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

    CEN.NET CAFE.*.*.*.

    Falanca Camii imamı Abdullah hoca, resmi işlerini yaptırmak için nüfus müdürlüğüne gider. Kendisinden TC kimlik numarası istenince, en yakın internet-cafenin yolunu tutmak zorunda kalır.

     

    Cafenin kapısından girerken levhada yazılı isim "fesüphânallah'lar, estağfirullah' lar çektirir hoca efendiye, hem de ardı arkasınca:

     

    CEN.NET CAFE...

     

    Cafe işleten delikanlıya hacetini söyler:

     

    - Evlâdım T.C. kimlik numarası istediler benden, yardımcı olabilir misin?

     

    - Tabi amcacım, siz şuraya oturun, şu işimi hemen bitirip sizinle ilgilenirim.

     

    Abdullah hoca başlar beklemeye. Böylelikle bulunduğu mekânı inceleme fırsatı da geçer eline.

     

    Demek ki gençlerin girip bir türlü çıkmak bilmedikleri, internet-cafe denilen yer burasıdır. Gözüne takılan her detaydan rahatsız olarak, huzursuz bakışlarla etrafını süzer durur.

     

    Evin bodrumunda kurduğu fare tuzakları gelir aklına. Küçücük bir peynire tutsak olan fareler nasıl kapandan çıkamıyorlarsa, ayrı telden oyunlara yakalanan gençlerin de buradan çıkamadıklarım düşünür. Bir "fesuphanallah" daha çeker ve:

     

    - Âhir zaman fitneleri işte canım, der kendi kendine...

     

    Hoca efendinin huzursuz olduğunu fark eden delikanlı hemen bir çay söyleyince, kendisine ikram edilmesinden memnun olur Abdullah amca. En azından bu da bir hürmet ifadesidir. "Aferin" derken içinden, hayıflanır istemeden:

     

    - Yazık oluyor bu gençlere, hayatlarını heder ediyorlar.

     

    Boşa hayıflanmanın, vah vah demenin, ne kendisine ne de acıdığı gençlere bir faydası olmayacağını bildiği için, delikanlıyla hasbihal etmeye karar verir:

     


    - Delikanlı sana bir şey soracağım ama bilmem ne düşünürsün?

     

    - Buyurun amcacığım, ne soracaktınız?

     

    - Sen Allah'ı bilir misin?

     

    Birbirine girmiş, hiçbir şekle benzetemediği jöleli saçları, her baktığında bir "fesuphanallah" daha çektiği sakal şekliyle bu delikanlıdan aldığı cevap, hoca efendiyi pek şaşırtır.

     

    Cafeyi işleten delikanlı gülümseyen gözlerle bakarak:

     

    - Kul, kendisini yoktan var edip hayat bahşeden, düşünecek akıl, görecek göz veren Rabbini nasıl bilmez amca?

     

    Hayretle sormaktan alamaz kendisini:

     

    - Biliyor musun? Peki neyle biliyorsun Allah'ı, bana bir anlatır mısın?

     

    Delikanlı eliyle cafedeki bilgisayarları göstererek cevap verir:

     

    - Bu bilgisayar ile biliyorum amcacığım.

     

    - Bunlarla mı? Delikanlı pek anlayamadım.

     

    - Bu bilgisayarların varlığı benim nazarımda Allah'ın varlığının en açık delillerinden biridir. Bilgisayar kullananlar gayet iyi bilirler amca, böyle bir makine, ancak bir mühendis ve üstün bir teknoloji ile var olabilir.

     

    Ateistin en önde gidenine sorsan, bu zımbırtının tesadüf eseri oluşmayacağını, mutlaka birisi tarafından yapılmış olduğunu söyler sana. Meselâ Darwin denilen mendebur kalkıp dirilse, şu laptopu göstersen, desen ki:

     

    "Bu âlet, şu hesap makinesinin tesadüfler zinciriyle evrimleşmiş hâlidir."
    Darwin bile "çüşş lan deve" der.

     

    Abdullah Hoca delikanlının anlattıklarından hoşlanmıştır. Keyiflenir:

     

    - Bilgisayarın kendiliğinden yapıldığını kabul etmeyen adam, onu yapan insanın yaratılmış olduğuna gelince kıvırıveriyor değil mi evlâdım?

     

    - Bak amca, burada 20 tane bilgisayar var, bunlar bir sistemle birbirine bağlanmış, hepsi bir program tarafından idare ediliyor. Bu sistemi ben kurdum, burayı ben çekip çeviriyorum. Buradaki düzen benden sorulur; yani bir mânâda farzı muhal buranın tanrısı benim.

     

    Bazen oyun oynayıp, interneti kullanıp para ödemeden sıvışmaya kalkanlar oluyor. Hemen yakalıyorum kerataları. "Gel bakalım! Nereye gidiyorsunuz böyle!
    Buranın nimetlerinden faydalanıp başıboş bırakılıvereceğinizi mi zannettiniz?" "Paramız yok abi!" derlerse; "Yok öyle yağma!" deyip cezalandırıyorum. İnternet-cafeyi temizletiyorum: paspas yapıyorlar, camlan silip tuvaleti temizlettiriyorum.

     

    Bir saat oyunun, internetin bedeli olur, bunun hesabı sorulur da, sayısız nimetlerle dolu koca bir ömrün hesabını sormazlar mı insandan?

     

    Bir cafenin bile işlerini düzenleyen, tertip eden biri varken, koca kâinatın, kusursuz işleyen bu sisteminin bir kurucusu olmaz mı? Olmaz diyenin ahmaklığını bütün noterler tasdik etmez mi?

     

    - Vallahi evlâdım pek takdir ettim seni. Peki Allah'ı nasıl bilirsin, neye benzetirsin?

     

    -Ben Allah'ı hiçbir şeye benzetmeden bilirim amca.

     

    - Bunun böyle olacağını nasıl bildin evlâdım?

     Delikanlı eliyle bilgisayarları işaret etti:

     

    - Yine bunlar sağ olsun. Bu bilgisayarları yapan mühendisler başka, bilgisayarlar başkadır. Birbirlerine benzemezler. Programı yazan insan başkadır, ortaya konulan program ise bambaşka. Bilgisayarda yüklenmiş bilgiler vardır, fakat benim bilmem yine başkadır. Kamerası vardır, ses düzeni vardır, ama benim gözlerim ve duyup konuşmam farklıdır.

     

    Abdullah amca çocuğun feraset ve anlayışını çok beğenmişti. Sorduğu sorulara aldığı cevaplar, gayet mantıklıydı ve berrak bir imana işaret ediyordu. Aslında buradaki işi bitmiş, kimlik  numarasını çoktan almıştı; ama delikanlı ile muhabbete devam etmek istedi.

     

    - Peki varlığına inandığın Rabbin için ne yapman gerektiğine dair ne biliyorsun?

     

    - Ne yapmam gerektiğini biliyorum amca, fakat ne kadarını yapabildiğim hususunda kendimi yeterli görmüyorum.

     

    - Ne bildiğini söylersen, neler yapabileceğine dair yardıma olabilirim belki evlâdım.

     

    - Neler yapmam gerektiğine dair surdan biliyorum amca: Öncelikle, Rabbim bana bir gönül vermiş. Kendisini bilmeyi nasip edip muhabbetini gönlüme yerleştirmiş.

     

    Ben de gönlümde sadece O'na ve sevdiklerine yer vermeliyim, onun istemeyeceği şeyleri gönlümden uzak tutmalıyım.

     

    İkinci olarak bana verdiği dili razı olmayacağı sözlerden korumalıyım. Her zaman onu söylemeli, onu anlatmalıyım.

     

    Son olarak bana verdiği bu bedeni onun rızası istikametinde kullanmalı, bir gün toprak olacak vücudumu onun yolunda eskitmeliyim. Benim bildiğim bundan ibaret...

     

    - Ee evlâdım daha ne yapacaksın, başka bir şey kalmadı ki!

     

    - Efendim yapmalıyım, etmeliyim diyorum ama, bal demekle ağız tatlanmıyor ki! Gidilecek yolu bilmek ayrı, usulüyle yolda yürüyebilmek apayrı bir şey...

     

    Yine bilgisayar tabirleriyle söylemek gerekirse, Şeytan denilen melun HACKER, benim sistemimde ki NEFİS virüsünü aktif hale getiriyor. Üstesinden gelebilene aşk olsun. Etkili bir virüs programı bulmam lazım belki de..

     

    - Ben biliyorum, dedi Abdullah Hoca ve ekledi: TASAVVUF anti-virüs programlarından birisim gönül Hard-diskine kuruyorsun ve her gece kalkıp güncelleyerek, virüs taraması yapıyorsun evlâdım.

     

    Delikanlı aldığı cevaptan hem şaşırmış hem hoşlanmıştı. Hoca efendiye tebessüm ederek:

     

    - Amca bu programı nereden indirebiliriz acaba? Bildiğin bir site var mı? dedi.
    Hoca efendi aynı tebessümle cevap verdi:

     

    - Bunun korsan sürümlerine çok dikkat etmek lâzım evlat. Ehline müracaat ederek lisanslı bir program yüklemelisin bence.

     

    - Sizde var mı öyle bir program?

     

    - Var da, ben yüklemeyi bilmiyorum, ama istersen tanıdık bir programlama uzmanı tavsiye edebilirim.

     

    - Çok sevinirim, diyen delikanlı, Abdullah Hoca ile tekrar buluşacakları bir gün kararlaştırarak, hoca efendiyi dükkanından uğurladı. Ve ümit dolu tebessümlerle arkasından bir müddet seyretti.

     

    Harun Kırkıl

    il ki , yolun sonuna eren yoktur... Belki, deryaya erip, onda bir zerre hâlini alan vardır!. hâlini alan vardır!.Bil ki , yolun sonuna eren yoktur... Belki, deryaya erip, onda bir zerre hâlini alan vardır!.


    Tarih: , 25/10/2007 Kategori: makaleler
    Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

    Gençlerde ki aşkı öldürmeyin, eğitin…

    Gençlerde ki aşkı öldürmeyin, eğitin…

     

    İçindeki ateş gözlerinden okunuyordu Fatih’in. Öğrencim değil, arkadaşımdı. Yıllardır öğrencilerimle ilk tanıştığım derste “önce arkadaşım sonra öğrencimsiniz" diyordum. Fatih’te arkadaşımdı.

    Yanıyorum hocam! dedi.

    Bahsettiği yangının “yürek yangını” olduğunu anladım.

    “Elif’i olmayan, Elif’ini kaybetmiş bir fetihim ben!” dedi. Hiçbir şey anlamamıştım. Sonra önündeki kâğıda Arapça feth kelimesini yazdı.

    “Bak hocam, bu kelimenin içinde Elif olmadığı sürece Fatih olmuyor. Bende Elifsiz Fatih olamayacağım. Ben bende değilim hocam. Nereye baksam onu görüyorum… Yerde Elif, gökte Elif, kağıt’ta Elif, defterde Elif, kitapta Elif… Sağımda Elif, solumda Elif… Bazen nefesim kesiliyor hocam… Ne yapacağımı bilmiyorum.”

    İçindeki yangınla yazdığı şiirleri okuyordu. En hoşuma gideni ise “Gözümde öylesine tütüyorsun ki; duman’dan hiçbir şey göremez oldum" cümlesiydi.

    O, şiirlerini okuyup içine dökerken ben aşkı düşündüm.

     

    Gençlerde aşk olmamalı mıydı?

     

    * * * * * * * *

     

    Çanakkale şehitlerini, metrekareye 6 bin mermi düşerken, mermilerin içine daldıran aşk değil miydi?

     

    Ulubatlı Hasan’ı, vücuduna saplanan oklara rağmen, elindeki bayrakla surlara koşturan aşk değil miydi?

     

    Fatih’e “Ya İstanbul beni alır, ya da ben İstanbul’u alırım” dedirten, gemileri karadan yürüttüren aşk değil miydi?

     

    Seyit Çavuş’a 250 kiloyu “Allah” diyerek kaldırtan aşk değil miydi?

     

    “Anam babam sana feda olsun Ya Resulullah” diyen Musab bin Umeyr, âşık olmasaydı, vücudu sadece parmaklarından tanınacak kadar parça parça oluncaya kadar savaşır mıydı?

    Kays’ı mecnun eden, çöllere düşüren, Leyla Leyla derken Mevla’yı bulduran aşk değil miydi?

     

    “Aşk”la dönmeyen, ölüme gülemez.

    Ölümü kavuşmaya benzetip, ölüm gününü bayram ilan eden Mevlana âşık değil miydi?

     

    “Aşk”la yanmayan yazamaz.

    Mehmet Akif yanmasaydı “İstiklal marşını” yazabilir miydi?

     

    “Aşk”la yanmayan sevemez.

    Alemlere rahmet olarak yaratılana Allahın sevgilisi anlamında “Habibullah” demiyor muyuz?

     

    “Aşk”la yanmayan ölemez.

    Ulu batlı Hasan yanmasaydı ölümüne koşabilir miydi?

     

    “Aşk”la yanmayan yaşayamaz da.

    Dipdiri meyyit demiyor mu Allah?

     

    Düşünsenize “Göz kapaklarımın içine resmini mi yapıştırdın ey Güzel? Gözlerimi her kapatışta seni görüyorum” diyen genç, insanlık için çalışma idealine kavuşursa neler yapmaz?

     

    Düşünsenize “sarmaşık” kelimesiyle aynı kökten türemiş “aşk”la bayrağına sarılan bir genç bayrağı için neler yapmaz?

     

    Düşünsenize “kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda, şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda“ mısraları yüreğine “aşk”la işlemiş bir genç toprağı için neler yapmaz?

     

    Düşünsenize Selahaddin Eyyubi imanıyla, İslam’ın ilk kıblesi Mescidi Aksa’ya “âşık” olmuş bir genç dini için neler yapmaz?

     

    Düşünsenize “gözyaşlarını” itfaiyeciye benzeten, yürek yangınını söndürememekten bahseden bir genç, "Allah" için “yanmaya” Allah için “ağlamaya” başlarsa neler yapmaz?

    Şimdi ki gençlerde böylesi aşklar ne gezer demeyin. Çok uzağa değil Kıbrıs Barış harekâtına gidin. Beş parmak dağlarına “Allah Allah” diye çıkan gençler “şimdi ki gençlere” çok benziyordu aslında. Yeter ki ellerinden tutacak birileri, aşklarını ateşleyerek onları doğru hedefe götürecek büyükleri olsun.

     

    Siz o zaman görün “Leyla” âşıklarının Mevla aşkıyla neler yapabildiğini?

     

    Bizler, gençlerdeki aşkı öldürmeye çalışırsak, başkaları o boşluğu seks ile doldurur. Fıtratta var olan aşk “terbiye süzgecinden” geçmezse terbiyesiz oluyor. Buna da gavurca (!) seks diyorlar.

     

    Yaradan, sevmeye müsaade etmeyecek olsaydı, sevme duygusunu yaratır mıydı?

     

    Gençlerde ki aşkı öldürmeyin, eğitin.

     

    Yaşayan ölülere değil, aşkla yanan dirilere ihtiyacımız var.

     

    Sait ÇAMLICA
    Eğitimci - Yazar


    Tarih: , 25/10/2007 Kategori: makaleler
    Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

    Ramazan Ayının Kazandırdıkları ve Bayram...

    Halis ECE

     

    Ramazan Ayının Kazandırdıkları ve B a y r a m...

     

    Sevgili okuyucular;

    Mübârek Ramazan ayını müteâkip bir bayramı daha idrâk etmenin, muhakkak ki büyük bir sürûr ve saâdeti var hepimizin gönlünde...

    Öncelikle topyekûn İslâm âleminin mübârek Ramazan Bayramları’nı tebrik eder, Cenâb-ı Hak’tan sağlık-âfiyet, huzur ve emniyet dolu nice bayramlar dileğiyle iki cihan saâdetleri niyâz ederiz.

    ***

     

    Gelelim şimdi de bu mübârek ayın biz mü’minlere kazandırdığı bazı haslet ve ecirlere... Bir başka ifadeyle, maddi ve manevi kazançlara…

    Evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu da cehennem azâbından kurtuluş olan mübârek Ramazan ayı, şüphesiz İlâhi kazançların harman olduğu bir aydır. Bu mübârek ay, her şeyden evvel vakitlerimizi tanzim etmemize vesile oldu. Bundan önceki aylarda sahuru ve iftarı düşünmeyip istediğimiz zaman yiyip içerken, bu ayda bunlar, belli bir proğrama bağlandı. Vücutlarımız dinlendi. Yemeklerimiz artık o muayyen vakitlerde yenmeye başlandı. Böylece, diğer aylarda çoğu zaman ayrı ayrı yenen yemekler, Ramazan ayında âilelerin, dost ve ahbapların, fakir ve zenginlerin birlikte oldukları sofralar hâline geldi.

    Oruç bize, istersek irâdemize hâkim olabileceğimizi gösterdi. Sofra kurulmuş, üzerinde çeşit çeşit yiyecekler hazır ve bizim onları yememize hiçbir şey de mâni/engel olmadığı halde, Allâh'a olan itâat ve teslimiyetimizden dolayı, ezan okunmadan elimizi onlara uzatmadık. Kısacası sabretmesini bildik.

     

    İbâdetlerimizde bir düzen hâkim oldu. Vakit namazlarımızı ve bilhassa yatsı ve terâvih namazlarını cemaatle kılmaya daha bir gayret gösterdik. Cemaat şuuruna vardık, cem’iyyetten ayrı kalmanın zararlarını idrâk ettik. Diğer mü’min kardeşlerimizle aynı safta, aynı kıbleye yönelerek, bizleri yaratan Rabb’imizin huzurunda fâni bir kul olmanın hazzını yaşadık. Teheccüd namazlarına alıştık. Duhâ ve evvâbin namazlarını kılmaya başladık.

    Oruç tutan mü’minlerin, cennetin Reyyân isimli hususi kapısından gireceklerini öğrendik. Yine bu ibâdetin ecrinin, mü’mine, bizzat Hz. Allah tarafından verileceği müjdesini aldık.

    Huşû içerisinde terâvih namazlarımızı edâ ettik. Yirmi rek’âtlik bu namazı, sevabına inanarak ve mükâfatını yalnızca Allah'tan umarak kılanların geçmiş günahlarının affedileceği müjdesini aldık. Tabii bu arada, “Terâvih sünnettir, kılmasan da olur!” diyen bedbahtlara da rastladık. Ancak bunların yanında, “Ramazan münasebetiyle kapalıyız” diye meyhanesinin, içkili lokantasının camına ilân yapıştıranları da gördük. Oruç tutmasalar da Ramazana saygı gösterip alenî yiyip içmekten kaçınan insanların da hâlen bulunduğuna vâkıf olduk.

     

    Zekât ve fitrelerimizi ihtiyaç sahibi kardeşlerimize yahut bunlara hizmet veren kuruluşlara vererek, onların evlerinin-müesseselerinin de şenlenmesine vesile olmanın sevincini yaşadık. Fakir-fukarayı gözeterek, iftar sofralarımıza dâvet ettik. İftar ettirdiğimiz kişilerin alacağı sevap kadar sevap alacağımızı, üstelik bu sebeple oruçlunun sevabından hiçbir eksilme olmayacağını da öğrendik.

     

    Ramazan ayında suç işleme nisbetlerinin düştüğünü; kavga, adam öldürme ve hırsızlık gibi suçların sayısında çok büyük ölçüde düşüşler olduğunu gerek basından, gerekse medyadan öğrenince, bütün ayların Ramazan ayı gibi olması için duâ ettik.

     

    Kur'an ayı olan Ramazan'da, hatimler okuduk, mukâbele’de bulunduk, vaazlar-sohbetler dinledik... Onu daha iyi anlamaya-kavramaya ve hayatımıza tatbik etmeye çalıştık. Kezâ gücümüzün yettiğince Resûlüllâh (s.a.v.) Efendimiz’in sünnetine uymaya, hakiki vârisleri olan ulemânın gösterdiği yolda yürümeye gayret ettik. Kabirlerini ziyâret edip ruhlarını şâd etmeye, kendilerini vesile edinip feyz-i İlâhiden istifâde ve istifâzaya çalıştık.

     

    Ramazan ayı dışında, öfkelendiğimiz zaman bazan kötü sözler söylediğimiz, yanlış hareketlerde bulunduğumuz halde, bu ay içerisinde daha sâkin olabilmek için gayret gösterdik, çaba sarf ettik. Kötü muâmeleyle karşılaştığımız zaman, “Ben oruçluyum” demekten başka bir karşılık vermedik. Orucu sadece midemize değil, gözümüze-kulağımıza, elimize-ayağımıza, dilimize-gönlümüze ve sâir bütün a‘zâlarımıza/organlarımıza da tutturmaya çalıştık. Kısacası oruç vesilesiyle çirkin huylardan kaçınıp güzel ahlâka sahip olabilmek için hassâsiyet gösterdik.

     

    İftar vaktini beklerken, âdeta hemen her gün bayram sevinci yaşadık. Bir an evvel ezan okunsa da “kuruyan dilimiz, damağımız, ıslanmaya hasret dudaklarımız suya kavuşsa” diyerek, iftar saatini şevk ve heyecanla bekledik... Bu esnada Sevgili Peygamberimiz Efendimiz'in, “Oruçlu için iki sevinç vardır: Biri iftar ettiği, diğeri de Allâh'a kavuştuğu vakit...” mübârek sözlerini hatırlayıp, iftar vaktinde yaşadığımız bu sevinci, en büyük sevinç vesilesi olan diğeri ile de pekiştirmesini Rabb’imizden niyâz ettik...

    Mübârek Ramazan ayında oruç, iftar, terâvih, va‘z, mukabele, sadaka-i fıtır, zekât, itikâf gibi ibâdetlerin, insanı nasıl da âdeta melekleştirdiğini gördük ve bu mübarek ayı çok iyi değerlendirmeye çalıştık. Sadece bu ayda değil, ölünceye kadar böyle yaşamak gerektiğini... “Allah için yapılan işlerin-ibâdetlerin en makbûlü, az da olsa devamlı olanıdır” hadîs-i şerifini kendimize düstur edindik. Ve asıl gâyenin, Müslüman olarak ruhumuzu teslim edebilmek olduğunun şuuruna bir kere daha erdik.

     

    Bazı basın ve medyamızın, Ramazan ayını ısrarla oyun ve eğlence ayı gibi lanse etmeye çalışan proğramlarına rağmen, on bir ayın sultanı ramazân-ı şerifin eğlence ayı değil, ibâdet-tâat, kıraat-zikir, tesbih-tehlil, tahmid-şükür ve tefekkür ayı, mânevî hasat zamanı olduğunu aklımızdan-gönlümüzden bir an bile olsun çıkartmadık. Böylece, Ramazan ayını bir eğlence, şarkı-türkü, direkler arası ve benzeri bir takım oyunlarla oyalanmaktan ibâretmiş sanan veya öyle göstermeye çalışan bazı televizyon kanallarına kendimizi kaptırıp aldanmadık… Vakitlerimizi boşa harcamadık.

     

    Ramazan ve bayram vesilesiyle tebrikleştik, birbirimize duâ ettik, af ve mağfiret diledik. Tebrik, telefon, e-mail kutlamalarıyla ictimâî/sosyal dayanışmayı, kaynaşmayı, birlik ve beraberlik duygularını en zirve noktaya taşıdık elhamdülillah...

    Unutmamalıyız ki; her günümüzü CUMA, her gecemizi KADİR, her ayımızı RAMAZAN yapmak kendi elimizde... Yeter ki biz, bu mübârek ay, gün ve geceleri değerlendirmesini bilelim.

     

    Ne mutlu, RAMAZAN ayına ulaşıp, onun kıymetini bilerek hakkıyla değerlendiren ve mükâfat olarak da BAYRAMa kavuşan mü’minlere... Ve ne saâdet Cemâl-i İlâhî ile müşerref olacak Müslümanlara…

    ***

     

    Dilerseniz yazımızı, Nuray Mert'in Radikal’de yayınlanan (28 Aralık 2000) enteresan bir yazısı ile noktalayalım. Yazı, “Sirk bitti” başlığını taşıyordu. Yazıda âdeta medyamızın Ramazan fotoğrafı sergileniyordu. Aradan geçen bunca zamana rağmen, bugün için de değişen bir şey olup olmadığını görmek açısından, gelin birlikte okuyalım:

     

    “... Her Ramazan ayında, ‘bundan daha kötüsü olamaz’ diye düşünüyorum, tahminim yanlış çıkıyor. Ramazan ayı, yine, hatta her zamankinden de fazla, tam bir sirk ortamı hâlinde yaşandı. Bir kere, özellikle son yıllarda Ramazan, dinle bitmez tükenmez hesaplaşma merakına iyi bir gerekçe oluşturuyor. Bir taşla birçok kuş vurulmaya çalışılıyor; bir yanda Ramazan reyting savaşlarının uzantısı hâlinde, her türlü soytarılığa vesîle teşkil etmiş oluyor... Diğer yanda işin ciddi boyutu devreye giriyor; fırsat bu fırsat, siyasal İslâm'a itibar kaybettirme gayretleri kılıktan kılığa giriyor, siyasî olması gereken bir tartışma komik hâle geliyor.

     

    “... Ardından, mûtad din tartışmaları geldi; bu yolla İslâmiyet'e ilişkin her türlü kuşku ve rahatsızlık bir daha ortaya dökülüp saçıldı. İşin tuhaf tarafı, İslâmiyet tartışmalarının en çok da dindar olmayan insanların meselesi olması!

     

    “Her dinî vesileyle dindarların sorgulanması, sîgaya çekilmesi hatta rencide edilmesi doğal sayılıyor; örneğin karınca ezmez bazı ilahiyatçılar, kadının dövülmesinin hesabını İslâm üzerinden vermeye çalışıyorlar. Bu soruya tek mantıklı cevabı bir Tv programında bir yazar verdi; dayanamayıp, ‘Siz hiç dinî gerekçeyle kadın dövüldüğünü duydunuz mu?’ dedi.

    “Final, İslâmî kesimin en tartışmalı ismi Edip Yüksel'in kışkırtıcı tezleriyle ekranlarda zuhûr etmesiyle yaşandı... Bir sirkti, şimdilik bitti!”

    ***

     

    Evet hep böyle olmuş, en ciddî inanç ve fikir meseleleri, maalesef bu kötü ve olumsuz tutumlar yüzünden en elverişsiz şartlarda gündeme getirilmiştir. Dolayısıyla hiçbir zaman sağlıklı neticeler elde edilememiştir.

     

    Bu seneki (M. 2007 / H. 1428) Ramazan ayında ise nelerin tartışıldığı hemen herkesin mâlumu… O bakımdan bu bayağı-lüzumsuz ve de gülünç tartışmaları tekrar dile getirip gönüllerimizi bulandırmak istemiyorum.

     

    İslâm âleminin Ramazan Bayramı’nı tekrar tebrik ile Rabbim’den, topyekün insanlık için hayırlı inkişaflara vesile olmasını niyâz ediyorum.

     

     

    http://www.mollacami.com/blog/halisece/ramazan-ayinin-kazandirdiklari-ve-b-a-y-r-14243.html

    (Halis Ece Hocamızdan Allah Razı Olsun...)


    Tarih: , 11/10/2007 Kategori: mubarek aylar ve gunler
    Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

    <- Son Sayfa | Sonraki Sayfa ->