Ebu’l-Faruk Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.)

 

Süleyman Efendi (k.s.) hazretlerinin vefat yıldönümü tarihine konulmak üzere, damadı merhum Kemal Kacar Beyefendi’nin, Fazilet takvimi için kaleme aldıkları yazıyı, aşağıda aynen iktibas ediyoruz.

 

“Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) hazretleri, Hicrî 1304 (M. 1888) yılında Silistre’de dünyaya geldiler. Ceddi, İdris Bey’e dayanan şerefli ve soylu bir ailedendir. İdris Bey, Fatih Sultan Mehmed Han tarafından Tuna Hân’ı nasbedilmiş ve üstelik kendisine kız kardeşi tezvîc edilmiş bir zâttır. (1)

Süleyman Efendi’nin dedeleri Kaymak Hafız namıyla ma‘ruf bir zât olup 110 yaşına doğru vefât etmiştir. Pederleri Osman Efendi ise, tahsilini İstanbul’da tamamlamış ve Silistre’nin Satırlı Medresesi’nde yıllarca müderrislik etmiş, ma‘ruf bir zattır.

 

Süleyman Efendi, ilk tahsilini Satırlı Medresesi’nde ve Silistre Rüştiyesi’nde yaptı. Daha sonra tahsilini tamamlamak üzere pederleri tarafından İstanbul’a gönderildi. Pederleri kendisini İstanbul’a gönderirken, “Oğlum! Usûl-i Fıkıh ilmine iyi çalışırsan dininde kuvvetli olursun; Mantık ilmine iyi çalışırsan ilminde kuvvetli olursun” diye tavsiyede bulundu.

 

İstanbul’da Fâtih Dersiâmları’ndan ve devrin meşhur âlimlerinden Bafralı Ahmed Hamdi Efendi’nin ders halkasına oturan Süleyman Efendi, Ahmed Hamdi Efendi’den birincilikle icâzet aldı. Bilâhare o zamanın tâbiri ile “dersiâm” olarak yetişmek, yani ihtisâsını (doktorasını) yapmak üzere Süleymaniye Câmii Medreseleri’nden Medresetü’l-Mütehassisîn’in Tefsir ve Hadis kısmına girip oradan da birincilikle mezun oldu. Medrese-i Süleymaniye’ye girmeden önce Medresetü’l-Kuzât’ın (kadı-hâkim yetiştiren mektep) da giriş imtihanını birincilikle kazandı. Fakat bunu büyük bir sevinçle pederlerine mektupla bildirdiği zaman, ondan aldığı telgraf şu oldu:

“Süleyman! Ben seni cehenneme göndermek için İstanbul’a göndermedim!”

Pederleri bu telgraf ile kendisine, Peygamberimiz’in (s.a.v.), “Üç kadıdan ikisi cehennemde, birisi cennettedir” meâlindeki hadis-i şerifini hatırlatmış oluyordu.

 

Süleyman Efendi (k.s.) pederine verdiği cevapla, kendisinin asla “kadılık-hâkimlik” mesleğine sülûk etmeye niyetli olmadığını; maksadının, devrinin bütün zâhirî din ilimleri sâhasında kemâle ermek olduğunu bildirdi ve Medrese-i Süleymaniye’nin Tefsir ve Hadis kısmından diplomasını alıp dersiâm olduğu gibi, Medresetü’l-Kuzât’dan da diplomasını iyi derece ile alıp Kadılık rütbesine ulaştı. Böylece devrinin aklî ve naklî ilimlerinde en yüksek dereceyi ihrâz etmiş oldular.

 

Süleyman Efendi (k.s.) hazretleri tahsili esnasında yüksek zekâ, çalışkanlık ve takvâsıyla talebeler arasında temâyüz ederek hocalarının dikkat nazarlarını çektiler.

 

İlim tahsili hususunda irâdelerini o derece zorladılar ki, mübârek burunlarından, okuduğu kitapların sahifeleri üzerine zaman zaman kan damladığı olurdu. Yine bu hususta (ilim ta‘limi esnasında da) uyku ile fevkalâde mücâdele ederler, uykularının kaçmasını temin için her gün çok defa fazla miktarda kahve içerlerdi.

 

Kış günlerinde ise, pencerelerinden uzanarak aldıkları bir parça karı, avuçları içinde sıkar ve enseleri ile gömleklerinin yakaları arasına koyarlardı. Enselerindeki kar topunun vücut harâretinde, yavaş yavaş erimesi neticesi sırtlarından aşağı inen ince su yolu, dâima uyanık bulunmalarını temin ederdi.

Bütün bunlarla Süleyman Efendi (k.s.) evlâtlarına, ilim tahsilinin zor olduğunu, ancak her türlü müşkilâta göğüs gererek ilim tahsiline gayret etmenin lüzumunu, muhteşem bir misal halinde anlatmak isterdi.

 

Ezelî takdir olarak Seyyidler Zinciri’nin 33’üncü halkası kendilerinin nasibi olduğundan, bâtınları da İlâhî füyûzât ile alâkalanarak, Seyyidler Zincirinin 32’nci halkası ve bu zincirin (mânevî cihetten) 9’uncu büyük rütbesi(inin sahibi olan) Salâhuddîn İbn-i Mevlânâ Sirâcüddin (k.s.) hazretlerinden seyr u sülûklerini tamamladılar. Kendilerine vâki tecelliyâtın büyüklüğünden (dolayı da), Salâhuddîn hazretleri tarafından müceddid-i elf-i sâni İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Farûkî es-Serhendî hazretlerinin nisbet-i ruhâniyesine teslim edildiler.

 

Bu sûretle Seyyidler Zinciri’nin 33’üncü ve sonuncu halkasını teşkil ederek, dünyanın şu son zamanlarında İlâhî feyizden nasipleri bulunan insanları yüksek himmetleriyle küfr u dalâl çukurundan iman ve ihlâs sâhasına çekip çıkardılar, hâlen de çıkarmaktadırlar.

Ebu’l-Fârûk Süleyman Hilmî Silistrevî hazretleri, 16 Eylül 1959’da (dâr-ı bekâya) irtihal buyurdular (Kaddessallâhü sırrahül azîz). Ancak, tasarruf ve irşadları yukarıda zikri geçtiği gibi tamâmiyle ve kemâliyle berdevamdır.”

***

TASAVVUF YOLUNA SÜLÛKÜ VE İRŞAD VAZİFELERİ

Süleyman Efendi (k.s.) hazretlerinin babası ve dedelerinin hemen hepsi meşâyıhtandır. Kendileri, daha sonra intisab edeceği üstâzı Salâhuddîn İbn-i Mevlâna Sirâcüddin (k.s.) hazretleri ile tanışmadan önce, babasının tarif ettiği bazı tasavvufi derslerle meşgul olurken bir gece şöyle bir rüya görürler:

Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâuddîn, İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî hazerâtı ve Nakşibendî yolunun Müceddidiye kolu büyüklerinden (k. esrârahüm) bir grup zevât-ı kiram halka tertip etmişler. Fakat aralarında bir kişilik boş yer bırakmışlar. Süleyman Efendi hazretleri bu boş yeri görünce, kendisi için oturmaya müsaade ederler mi diye düşünmüş... Tam bu esnada, Şâh-ı Nakşibend hazretleri buyurmuşlar ki:

“Oğlum, bu boşluk sana bırakıldı. Fakat seni Müceddidîn kolundan bir zât terbiye edecek, ondan sonra sen buraya oturacaksın.”

Bunun üzerine Süleyman Efendi hazretleri, “Efendim ben o zâtı nerede ve nasıl bulabilirim” diye sorunca; “O seni bulur” cevabını almıştır.

Aradan uzun yıllar geçmiş, Süleyman Efendi hazretlerinin talebeliği sona ermiştir. O devirlerde bazı İstanbul zenginleri ramazan-ı şerifte, hocalara ve talebelere ayrı ayrı iftar yemeği verirler, hatta ramazan ayı boyunca kazanlar kaynarmış.

Bir gün hocalara ziyafet veren bir zenginin evinde Süleyman Efendi hazretleri de bulunmuş. Yemekler yenilmiş, akabinde tanımadığı bir hoca Süleyman Efendi’ye, “Oğlum Süleyman, Evrâd-ı Şerifi oku da duâmızı yapalım” demiş.

Süleyman Efendi hazretleri, hiç tanımadığı, fakat kendisini tanıyan bu zatın isteğini yerine getirerek, Evrâd-ı Bahâiye’yi okumuş. O zat da akabinde duasını yapmış. Ellerini yıkamak için sofradan kalkınca, o zat, Süleyman Efendi hazretlerinin ellerinden tutarak bir kenara çekmiş ve demiş ki:

Oğlum, sen filan zaman bir rüya gördün. Sana, Müceddidiye kolundan bir mürşid terbiye verecek demişlerdi. Sonra sen, halkadaki boş yere oturacaktın, hatırladın mı?

Süleyman Efendi, “Evet efendim” demiş.

Bunun üzerine o zât, “Ben Salâhuddîn İbn-i Mevlâna Sirâcüddîn, Cenâb-ı Hakk’ın ve rûh-i Resûlüllâh’ın emri ile Türkistan’dan seni yetiştirmeye geldim” demişler.

Süleyman Efendi hazretleri, işte tam o andan itibaren teslîm-i küllî ile onun hizmetine girmiş ve bir süre beraber kalmışlar. Bilâhare Mevlâna Sirâcüddîn hazretleri yine Türkistan tarafına dönmüşler. Bu arada mektuplaştıkları olmuş.

***

SALÂHUDDİN HAZRETLERİNİN İSTANBUL’A DÖNÜŞÜ

Bir müddet sonra tekrar İstanbul’a dönen Mevlâna Siracüddin hazretleri, Süleyman Efendi hazretleri ile beraber Bursa’ya giderler. Orada “Erbaîn” çıkarırlar. Süleyman Efendi hazretleri, erbaîn çıkardıktan sonra, hiç okumayı bilmeyen bir çocuğa, bir saat kadar kısa bir zaman içinde Kur’an okumasını öğretivermiş.

Süleyman Efendi hazretlerine verilen bu salahiyeti müşâhede eden üstâzı Mevlâna Sirâcüddin (k.s.), heyecanla Uludağ’a hitâben; “Ey Keşiş dağı!(2) Cenâb-ı Hak evlâdımıza öyle bir salahiyet verdi ki; isterse sana da, kımıldata kımıldata Kur’an okutur” demiş.

Yukarıda Kemal Kacar Bey’in (r.aleyh) yazısında da çok vecîz bir şekilde ifade edildiği üzere, Süleyman Efendi hazretlerine seyr u sülûk merhalalerini ikmâl ettirmişlerdir. Sonra da, “Oğlum, bizimki buraya kadar; artık bundan sonra sen, ma‘nen İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretleri ile ierlemeye devam edeceksin. Buradan ileriye ben de sana ittiba‘ edeceğim” diye buyurarak, Süleyman Efendi hazretlerini İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin rûhâni nisbetine teslim etmişlerdir.
***

SÜLEYMAN EFENDİ HZ.’NİN BÂTIN İLMİ VE MÂNEVÎ CİHETİ

Süleyman Efendi (k.s.) hazretlerinin bâtın ilmine ve mânevî cihetine dair de, yine bağlısı ve damadı merhûm Kemal Kacar Bey’in Necip Fazıl Kısakürek’e verdiği yazılı notlarda şu açıklamaya rastlıyoruz:

“Süleyman Efendi’nin batın ilmine, yani tasavvufdaki manevî cephesine gelince, şüphesiz bu husus ehline malûmdur. Zâhirî akıl ve zekâ ile idrâki mümkün olamaz. Öyle ki, bir insan Müslüman olabilir, tahsilli ve akıllı olabilir, hatta iç hayatı münkir olmaz... tasarruf ve irşâda ehil bir zât ile de karşılaştığı halde, o zât İlâhi irâdeyle kendisini ona bildirmezse, dünyalar bir araya gelse onun feyzinden haberdâr olamaz. Bizim ise onun mânevî cephesi üzerinde zerrece tereddüdümüz yoktur. Biz bu noktayı “ilme’l-yakîn” değil, “hakka’l-yakîn” bilfiil yaşamış olarak biliyoruz. Kendisinin tasarrufunu ve insan letâifi üzerindeki tesirini, öz ruhumuzda ve vücudumuzda hissetmiş; enfüsî ve kevnî kerametlerin üstünde irşad harikalarını fiil hâlinde ve hakkıyla müşâhede etmiş bulunuyoruz. Allah’ın bu husustaki inâyet ve lûtfuna mazhar olduğumuzca, kendilerinin kâmil ve mükemmil mürşid olduğuna, silsile-i sâdât (büyükler zinciri) kolunun 32. ferdi Salâhuddin İbn-i Mevlâna Sirâcüddin’in (k.s.) cismâni nisbet, İmâm-ı Rabbâni hazretlerinin de rûhâni nisbetle vârisleri bulunduğuna imanımız tamdır. Kendisinin bu cephesini anlamayanların, anlamakta acz gösterenlerin, hiç olmazsa aksini iddia etmemelerini ve kendisinde bir mürşid hâli görmediklerini söylemekten çekinmelerini dünya ve âhiret yıkımına uğramamaları bakımından tavsiye ederiz.”

Şüphe yok ki bu açıklama, Süleyman Efendi (k.s.) hazretlerinin, sevenleri ve talebeleri nezdindeki durumunu, başka bir izaha lüzum bırakmadan açıkça anlatmaktadır.
* * *

Başta siyasî, tarihî, sosyal, dinî, ekonomik, kültürel meselelerimiz olmak üzere, hemen her sahada geniş bir ilme ve araştırmaya, fevkalâde derin bir vukuf ile tesbit, teşhis, terkip ve tefekkür melekesine sahip ender yazarlarımızdan Ahmet Selim (Zeki Önal) Beyefendi de,

‘Maneviyat büyüklerini anlamak’

Başlıklı makalesinde, Süleyman Efendi hazretleri ile alâkalı, dikkate şâyan şu farklı tesbit ve değerlendirmelerde bulunuyor:

“Ziraî mahsulün (ortaya çıkmadan önce) satılmasıyla alâkalı olarak (yetiştirdiği) talebeleri (Süleyman Efendi Hazretleri’ne) bir soru sorar…
Bir kaynak ismi vererek, araştırılması tavsiyesinde bulunur.

Soruyu dinleyip bilahare cevabını verebilirdi… Zaten talebeleri, ‘sorup, ayaküstü bir cevap beklemek’ tavrında değil, ‘arz etme’ adabı içindedirler. Bir inkıta da olmazdı.

Öyle yapmıyor. ‘Araştırınız’ diyor. ‘Yetiştirilmiş’ insanlar, araştırırlar… Başka bir vesileyle, ‘Ben sizi rüşte eriştirdim, (mes’ûliyet şuuru içinde) kendi kararınızı kendiniz verin’ manasında iş‘ârı olmuştur. Doğru eğitim usulü de esasen budur.

Talebeleri meseleyi araştırırlar; fakat sadece bir kaynağa bakmakla iktifa ederler. Oradaki kavil, satışın câiz olmadığı şeklindedir. İtirazlar vukû bulunca, tekrar mürâcaat etmek ihtiyacını duyarlar.

Bu defa verdiği ders şudur: Bir yere bakmakla iktifa etmenin doğru olmayacağını, ‘maslahata uygunluk’ açısından râcih kavlin ne olduğunun araştırılması gerektiğini söyler. Öyle yaparlar ve ‘mesele’ halledilir.

Buradaki gaye, sorulan meseleyi halletmek değil, o vesîleyle usûl dersi vermektir.

İmam Şafiî’ye (rh.) ait olduğunu sandığım bir söz vardır. Âlim olmak demek, her meselenin cevabını ezberlemek değildir; bir meselenin doğru cevabını bulabilmek ve kavrayabilmek demektir. ‘Usûl dersi’ dediğim şey, işte bu hakikati öğretme dersidir.

Bana çok tesir eden bir başka naklî tesbitim şudur:

Talebelerinden biri, bir gayr-i müslim vatandaşa borçludur. Fakat adam vefat etmiştir.

‘Yakınlarını arayın bulun, onlara ödeyin’ der. Kimse bulunamaz… Gayr-i müslim vatandaşın hakkı, ödenmeden kalacak! Sonunda şu yolu gösterir: ‘Git, bağlı bulunduğu kiliseyi öğren. Parayı oraya ver.’ Yani: Üzerimizde gayr-i müslim vatandaşın hakkı kalmasın! Daha niceleri var… Bunlar hep, yakınında bulunan ve muayyen hususiyetlere sahip olanların naklettikleri…

Büyükleri anlamak da zordur, onlardan nakilde bulunmak da…

Üslûbunun seviyesini kavramamışsanız, hafızanızda kalanlar sizin idrakinizden geçebilenlerdir. Samîmi olmanız yetmez; samîmiyet ‘gerekli şart’tır, ama ‘yeter şart’ değildir.

Süleyman Efendi’nin (k.s.) işte bundan dolayı, yazılı olarak anlatılabilmiş olduğu kanaatinde değilim. Yukarıda bahsettiğim ‘naklî kifayet’ hasletlerine sahip talebelerinden faydalanarak bu boşluğun doldurulmasında bir hizmetim olmasını çok istedim. Hâlâ da istiyorum ve bu yöndeki çalışmalarımı sürdürüyorum. Tamamlamak nasip olur mu olmaz mı, bilemiyorum. Fakat ‘kıvam’ şartlarının tamamlandığına kani olmadıkça, ortaya bir şey çıkarmam. Aradığım mükemmeliyet değil, mes’ûliyet şuurunun zarurî kıldığı tatminkârlıktır. Eski Ufuk koleksiyonunu açın, üç-beş kişiyle de konuşun; 5-10 tane kitap yazarsınız. Bu çeşit derlemeler zaten var.

Meselenin emek bekleyen hizmet yönü, bence fikrîdir. Küllîdir, terkîbidir ve bunlara bağlı olarak fikrîdir.

Süleyman Efendi (k.s.) tasavvufta, İmam-ı Rabbânî’ye (k.s.) bağlıydı. Talebelerine, ‘Onun evlatlarısınız’ demiştir. İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’ni ve tecdîdini bilmeyen, Süleyman Efendi Hazretleri’ni anlayamaz da anlatamaz da…

Mahir İz Hoca, ‘… İmam-ı Rabbânî Şeyh Ahmed Fârûkî es-Serhendî’yi âsârı ve mektûbâtıyla dikkatle gözden geçirmek lâzımdır’ diyor. (3) Niçin lâzımdır? Bir önceki parağrafında belirtildiği gibi, doğru tasavvufu (Ehl-i Sünnet tasavvufunu) anlamak için lâzımdır.

Süleyman Efendi Hazretleri’nde, sıhhatli nakillere nazaran gördüğüm dört mümeyyiz ve hâkim vasıf var:

- İstikamet,

- İlim,

- Muhabbet

... ve tefekkür.

Münhasıran kerametinden ve (mücerret hâliyle) aksiyonundan söz etmek, bence onu anlamamaktır. Kerametler gelir geçer, kalıcı olan istikamettir. Aksiyon, şartlara tâbidir. Başlar, biter, dönüşür; devamlılık, aksiyona vücut veren ruhtadır. Muhtevadadır.

… Ve mâneviyat büyüklerini anlamak mevzuunda bu açıdan sıkıntılarımız vardır…”
***

SÜLEYMAN EFENDİ (K.S.) HAZRETLERİNİN VEFATI

Onu görenlerden ve hâlen hayatta olan talebelerinin anlattıklarına göre, Süleyman Efendi hazretleri ömrünün son yıllarına doğru camilerde, yalnız ramazan ayı içerisinde va‘z ederlerdi. Ramazan-ı şerîfin son günlerindeki va‘zlarında da, “İnşâallah bu bahsimizi gelecek ramazanda tamamlarız” buyururlardı. Dünyü âleminden göçecekleri seneki ramazan va‘zlarında ise, “Bu bahsimizi seneye ramazanda tamamlarız” diye söylememişler ve o sene irtihal etmişlerdi.

Müntesiplerinden Mehmet Akçalıoğlu irtihal ettiği zaman Süleyman Efendi hazretleri, “Mehmet Bey bize 40-50 gün daha lâzım idi. Ama acele etti” buyurmuşlar... Tam 45 gün sonra da kendileri irtihal etmişlerdir.
***

[b]1959 Ağustos’unun son haftasında İstanbul/Rami Topçular’da talebelerine hitaben şu vecîz beyanlarda bulunmuşlardır (mealen):[/b]

“Evlatlarım! Kardeşlerim! Efendiler!

Tevhitçe bu âlem, Allâhü Teâlâ’nın zâtının, sıfâtının, esmâının, ef‘âlinin eseridir.

Tasavvuf ve maneviyatça Allâhü zû’l-Celâl’in zatının sıfatının esmasının ef‘âlinin zıllidir.

İnsan hiç zıll (gölge) ve eser peşinde koşar mı? Dünya maişeti, insanın gölgesi gibidir. Allah’a bağlı olanların peşinden gelmeye mecburdur. Yürürken insanın sırtı Güneşe gelse gölge önüne düşer. Ne kadar koşsa ona yetişemez o koştukça gölge de koşar. Fakat Güneşe karşı gider de gölge arkaya düşerse, Güneş insanı tâkib eder, peşini bırakmaz. İşte Allah’a bağlı olanların rızkı ve dünyası da buna benzer.

Bu yoldan ayrılmayınız. Vahdet-i vücûda sapmayınız. Kerâmet peşinde koşmayınız. Hiçbir zaman ülûm-i müsbeteyi ulûm-i İlâhî üzerine tercih etmeyiniz.

Evlatlarım! Biz bugüne kadar imkân nisbetinde bütün gücümüzü sarf ederek din-i mübîn-i İslâm’a hizmetimizi yapmaya çalıştık. Bu vazifeyi ve bu mes’ûliyeti bundan sonra siz götüreceksiniz. Bizim vazifemiz bitti, artık bu vazifeleri siz devam ettireceksiniz. Buna mecbursunuz, bunu yapmadığınız takdirde, şu on parmağımı mahşerde yakanızda bulacaksınız. En namüsait zamanlarda dahi talebe okutmaya devam edeceksiniz. Dağ başında olsanız, elinize bir kişi geçse ona Kur’ân’ı ve dini öğreteceksiniz. Siz Allah’ın memurusunuz, Kitâbullah’ın memurusunuz, Resûlüllâh’ın memurusunuz, feyz-i Muhammedî’nin tevzi‘ memurusunuz. Memuriyet vazifenizi hakkıyla îfa etmediğiniz takdirde, yarın sizlerden ben dâvâcı olurum. Burada bulunanlar, bulunmayanlara aynen bunları tebliğ etsinler. Bir daha görüşmemiz mümkün değildir. Görüşmemiz İnşâallah rûz-i cezada olur.”

Dışarıya çıktıktan sonra durarak tekrar talebeye dönüyorlar. Bu esnada yanında bulunan Konyalı Mustafa efendi, “Efendim, taksi hazır” dediği zaman, “Dünya gözüyle bir daha göreyim evlatlarımı... Ne yapalım, yer melâikelerinden ayrılıyorum” diyerek veda edip, irtihallerinin yakın olduğuna işaret buyurmuşlardır.
***

Süleyman Efendi kuddise sırruh hazretlerinin –bir ömür boyu devam eden bu çileli ve yorucu mücâdele ve mücâhedesinin nihâyetine doğru– öteden beri muztar bulundukları şeker hastalığı ağırlaşmış ve kanlarında yükselen şeker, bütün gayretlere rağmen bir türlü düşürülememiş... Ve 16 Eylül 1959 Çarşamba günü, İstanbul Kısıklı'daki hâne-i şeriflerinde rahmet-i Rahmân'a kavuşmuşlardır.

O büyük zâtın hayatına tahammül edemeyenler, memâtına da tahammül edememiş; cenazesinin, daha önce resmî müsâade alındığı halde, Fatih câmii hazîresine defnine mâni olmuşlardı. “Karacaahmet mezarlığında, polisin kazacağı bir kabre defnedeceksiniz!” denilerek en tabiî hakkı olan Fatih’e defni, gayr-i hukukî, hatta gayr-i kanunî bir şekilde engellenmiş ve cenazenin Üsküdar'dan Avrupa yakasına geçmesine mâni olunmuştu.

Na‘ş-ı şerifleri, Altunizâde camiinin musallâ taşında saatlerce bekletilmiş... Fatih’e defnedilmesi için yapılan teşebbüsler fayda vermemiş... Cenaze namazı orada kılınarak, Karacaahmet mezarlığına defnedilmiştir.

O, vazifesini tamamiyle ve kemaliyle îfa etmenin huzûru içinde Hakk'ın rahmetine kavuşurken, Allah (c.c.) ve Resûlü yolunda, i‘lâ-yı kelimetullah uğrunda canla-başla hizmet etmek üzere, binlerce talebesini bırakarak bu âlemden ayrılıyordu. Bir başka ifadeyle; cehd, çile, iman, ilim-irfan, feyz-i Muhammed ve nûr-i İlâhî ile dolu 72 yıllık dünya hayatına veda ederken, geride; yüce İslâm dâvâsına şartsız-pazarlıksız, sarsılmaz bir iman ve idealle bağlı yetişkin bir kadro bırakıyordu.

O, bu hâli ile Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz'in, “Kişinin (vefatından sonra) geride bıraktıklarının en hayırlısı şu üç şeydir: Kendisine duâ eden sâlih bir evlat, ecri kendisine ulaşan bir sadaka-i câriye, kendinden sonra amel edilen bir ilim” mealindeki müjdelerine hakkıyla mazhar olmuş, pek bahtiyar ve pek muhterem bir zâttır. Çünkü o, az veya çok malik bulunduğu malını-mülkünü talebeleri için harcamış; sahip olduğu ilmini onlara aktarmak için, karakol-karakol dolaşmayı, îdamla muhâkeme olunmayı, tabutluklarda ve zindanlarda çile çekmeyi göze almış, hayatını hiçe sayarak bütün ömrünü Kur’ân dâvâsına hasretmiş, emsâline ender rastlanan âlim, ârif, fâdıl bir mürşid-i kâmil ve mükemmildi. (Kaddesallâhü sırrahül azîz)

DİPNOTLAR
(1) Rivâyete göre, Fâtih Sultan Mehmed Hân (k.s.), Resûl-i zîşân (s.a.v.) Efendimize büyük muhabbetinden olacak ki, yeryüzünde evlâd-ı Resûl’den kimler kalmış diye araştırmışlar. Anadolu’da şeceresine hiç şâibe karışmamış olduğunu tesbit ettiği evlâd-ı Resûl’den İdris Bey’i bulunca, kız kardeşiyle onu evlendirip Tuna havâlisinin hânı olarak nasb etmişler... Ve o havâlinin idaresini ve sair mükellifiyetelerini tedvîr için onu vazifelendirmişlerdir. Bu durum Süleyman Efendi hazretlerinin babası Osman Bey’e kadar böylece devam edegelmiştir. (Arıkan, Mehmet, ‘Büyük MÜCEDDİD için ne dediler?’ Ufuk haftalık siyasi gazete, 20 Eylül 1978)

(2) Uludağ’ın eski adı, Keşiş dağıdır. Keşîş; papaz, karabaş, kilise papazı mânâlarında Farsça bir isimdir, cem‘îsi keşîşân gelir.

(3) Mahir İz, Tasavvuf, s. 240.

 

(Halis ECE hocama teşekkür ederim. Allah ondan razı olsun)

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !