**AB-I ÇEŞM**

Tanım

**Huzur ve güven içinde yenen kuru bir ekmek,endişe içinde yenen baldan daha tatldır.Namus içinde yaşanan bir çadır,ahlaksızlığın hüküm sürdüğü bir köşkte yaşamaktan daha sevimlidir**


LİNKS

& ANA SAYFAM
& PROFİLİM
& ARŞİV
& ARKADAŞLARIM
*** tasavvuf platformu
*** uzun hayat
*** dinine sadık nesiller
*** bilgiye susayanlar
*** hıdayet güneşi
*** herkonudan
*** kariyer ve para
*** ask ve sevgi
*** hayatın anlamı
*** zehirli fikirler ve panzehir
*** derdinize derman
*** doğal kozmetik ORİFLAME
*** üniversite adayları için kaliteli üniversite
*** talim ve terbiye kurulu
*** kaliteli insan
*** eğitim siteleri
*** islamsız hayat zindandır
*** yeşil bir dünya

Kategoriler


CEN.NET CAFE.*.*.*.

Falanca Camii imamı Abdullah hoca, resmi işlerini yaptırmak için nüfus müdürlüğüne gider. Kendisinden TC kimlik numarası istenince, en yakın internet-cafenin yolunu tutmak zorunda kalır.

 

Cafenin kapısından girerken levhada yazılı isim "fesüphânallah'lar, estağfirullah' lar çektirir hoca efendiye, hem de ardı arkasınca:

 

CEN.NET CAFE...

 

Cafe işleten delikanlıya hacetini söyler:

 

- Evlâdım T.C. kimlik numarası istediler benden, yardımcı olabilir misin?

 

- Tabi amcacım, siz şuraya oturun, şu işimi hemen bitirip sizinle ilgilenirim.

 

Abdullah hoca başlar beklemeye. Böylelikle bulunduğu mekânı inceleme fırsatı da geçer eline.

 

Demek ki gençlerin girip bir türlü çıkmak bilmedikleri, internet-cafe denilen yer burasıdır. Gözüne takılan her detaydan rahatsız olarak, huzursuz bakışlarla etrafını süzer durur.

 

Evin bodrumunda kurduğu fare tuzakları gelir aklına. Küçücük bir peynire tutsak olan fareler nasıl kapandan çıkamıyorlarsa, ayrı telden oyunlara yakalanan gençlerin de buradan çıkamadıklarım düşünür. Bir "fesuphanallah" daha çeker ve:

 

- Âhir zaman fitneleri işte canım, der kendi kendine...

 

Hoca efendinin huzursuz olduğunu fark eden delikanlı hemen bir çay söyleyince, kendisine ikram edilmesinden memnun olur Abdullah amca. En azından bu da bir hürmet ifadesidir. "Aferin" derken içinden, hayıflanır istemeden:

 

- Yazık oluyor bu gençlere, hayatlarını heder ediyorlar.

 

Boşa hayıflanmanın, vah vah demenin, ne kendisine ne de acıdığı gençlere bir faydası olmayacağını bildiği için, delikanlıyla hasbihal etmeye karar verir:

 


- Delikanlı sana bir şey soracağım ama bilmem ne düşünürsün?

 

- Buyurun amcacığım, ne soracaktınız?

 

- Sen Allah'ı bilir misin?

 

Birbirine girmiş, hiçbir şekle benzetemediği jöleli saçları, her baktığında bir "fesuphanallah" daha çektiği sakal şekliyle bu delikanlıdan aldığı cevap, hoca efendiyi pek şaşırtır.

 

Cafeyi işleten delikanlı gülümseyen gözlerle bakarak:

 

- Kul, kendisini yoktan var edip hayat bahşeden, düşünecek akıl, görecek göz veren Rabbini nasıl bilmez amca?

 

Hayretle sormaktan alamaz kendisini:

 

- Biliyor musun? Peki neyle biliyorsun Allah'ı, bana bir anlatır mısın?

 

Delikanlı eliyle cafedeki bilgisayarları göstererek cevap verir:

 

- Bu bilgisayar ile biliyorum amcacığım.

 

- Bunlarla mı? Delikanlı pek anlayamadım.

 

- Bu bilgisayarların varlığı benim nazarımda Allah'ın varlığının en açık delillerinden biridir. Bilgisayar kullananlar gayet iyi bilirler amca, böyle bir makine, ancak bir mühendis ve üstün bir teknoloji ile var olabilir.

 

Ateistin en önde gidenine sorsan, bu zımbırtının tesadüf eseri oluşmayacağını, mutlaka birisi tarafından yapılmış olduğunu söyler sana. Meselâ Darwin denilen mendebur kalkıp dirilse, şu laptopu göstersen, desen ki:

 

"Bu âlet, şu hesap makinesinin tesadüfler zinciriyle evrimleşmiş hâlidir."
Darwin bile "çüşş lan deve" der.

 

Abdullah Hoca delikanlının anlattıklarından hoşlanmıştır. Keyiflenir:

 

- Bilgisayarın kendiliğinden yapıldığını kabul etmeyen adam, onu yapan insanın yaratılmış olduğuna gelince kıvırıveriyor değil mi evlâdım?

 

- Bak amca, burada 20 tane bilgisayar var, bunlar bir sistemle birbirine bağlanmış, hepsi bir program tarafından idare ediliyor. Bu sistemi ben kurdum, burayı ben çekip çeviriyorum. Buradaki düzen benden sorulur; yani bir mânâda farzı muhal buranın tanrısı benim.

 

Bazen oyun oynayıp, interneti kullanıp para ödemeden sıvışmaya kalkanlar oluyor. Hemen yakalıyorum kerataları. "Gel bakalım! Nereye gidiyorsunuz böyle!
Buranın nimetlerinden faydalanıp başıboş bırakılıvereceğinizi mi zannettiniz?" "Paramız yok abi!" derlerse; "Yok öyle yağma!" deyip cezalandırıyorum. İnternet-cafeyi temizletiyorum: paspas yapıyorlar, camlan silip tuvaleti temizlettiriyorum.

 

Bir saat oyunun, internetin bedeli olur, bunun hesabı sorulur da, sayısız nimetlerle dolu koca bir ömrün hesabını sormazlar mı insandan?

 

Bir cafenin bile işlerini düzenleyen, tertip eden biri varken, koca kâinatın, kusursuz işleyen bu sisteminin bir kurucusu olmaz mı? Olmaz diyenin ahmaklığını bütün noterler tasdik etmez mi?

 

- Vallahi evlâdım pek takdir ettim seni. Peki Allah'ı nasıl bilirsin, neye benzetirsin?

 

-Ben Allah'ı hiçbir şeye benzetmeden bilirim amca.

 

- Bunun böyle olacağını nasıl bildin evlâdım?

 Delikanlı eliyle bilgisayarları işaret etti:

 

- Yine bunlar sağ olsun. Bu bilgisayarları yapan mühendisler başka, bilgisayarlar başkadır. Birbirlerine benzemezler. Programı yazan insan başkadır, ortaya konulan program ise bambaşka. Bilgisayarda yüklenmiş bilgiler vardır, fakat benim bilmem yine başkadır. Kamerası vardır, ses düzeni vardır, ama benim gözlerim ve duyup konuşmam farklıdır.

 

Abdullah amca çocuğun feraset ve anlayışını çok beğenmişti. Sorduğu sorulara aldığı cevaplar, gayet mantıklıydı ve berrak bir imana işaret ediyordu. Aslında buradaki işi bitmiş, kimlik  numarasını çoktan almıştı; ama delikanlı ile muhabbete devam etmek istedi.

 

- Peki varlığına inandığın Rabbin için ne yapman gerektiğine dair ne biliyorsun?

 

- Ne yapmam gerektiğini biliyorum amca, fakat ne kadarını yapabildiğim hususunda kendimi yeterli görmüyorum.

 

- Ne bildiğini söylersen, neler yapabileceğine dair yardıma olabilirim belki evlâdım.

 

- Neler yapmam gerektiğine dair surdan biliyorum amca: Öncelikle, Rabbim bana bir gönül vermiş. Kendisini bilmeyi nasip edip muhabbetini gönlüme yerleştirmiş.

 

Ben de gönlümde sadece O'na ve sevdiklerine yer vermeliyim, onun istemeyeceği şeyleri gönlümden uzak tutmalıyım.

 

İkinci olarak bana verdiği dili razı olmayacağı sözlerden korumalıyım. Her zaman onu söylemeli, onu anlatmalıyım.

 

Son olarak bana verdiği bu bedeni onun rızası istikametinde kullanmalı, bir gün toprak olacak vücudumu onun yolunda eskitmeliyim. Benim bildiğim bundan ibaret...

 

- Ee evlâdım daha ne yapacaksın, başka bir şey kalmadı ki!

 

- Efendim yapmalıyım, etmeliyim diyorum ama, bal demekle ağız tatlanmıyor ki! Gidilecek yolu bilmek ayrı, usulüyle yolda yürüyebilmek apayrı bir şey...

 

Yine bilgisayar tabirleriyle söylemek gerekirse, Şeytan denilen melun HACKER, benim sistemimde ki NEFİS virüsünü aktif hale getiriyor. Üstesinden gelebilene aşk olsun. Etkili bir virüs programı bulmam lazım belki de..

 

- Ben biliyorum, dedi Abdullah Hoca ve ekledi: TASAVVUF anti-virüs programlarından birisim gönül Hard-diskine kuruyorsun ve her gece kalkıp güncelleyerek, virüs taraması yapıyorsun evlâdım.

 

Delikanlı aldığı cevaptan hem şaşırmış hem hoşlanmıştı. Hoca efendiye tebessüm ederek:

 

- Amca bu programı nereden indirebiliriz acaba? Bildiğin bir site var mı? dedi.
Hoca efendi aynı tebessümle cevap verdi:

 

- Bunun korsan sürümlerine çok dikkat etmek lâzım evlat. Ehline müracaat ederek lisanslı bir program yüklemelisin bence.

 

- Sizde var mı öyle bir program?

 

- Var da, ben yüklemeyi bilmiyorum, ama istersen tanıdık bir programlama uzmanı tavsiye edebilirim.

 

- Çok sevinirim, diyen delikanlı, Abdullah Hoca ile tekrar buluşacakları bir gün kararlaştırarak, hoca efendiyi dükkanından uğurladı. Ve ümit dolu tebessümlerle arkasından bir müddet seyretti.

 

Harun Kırkıl

il ki , yolun sonuna eren yoktur... Belki, deryaya erip, onda bir zerre hâlini alan vardır!. hâlini alan vardır!.Bil ki , yolun sonuna eren yoktur... Belki, deryaya erip, onda bir zerre hâlini alan vardır!.


Tarih: 12:34, 25/10/2007 Kategori: makaleler
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Gençlerde ki aşkı öldürmeyin, eğitin…

Gençlerde ki aşkı öldürmeyin, eğitin…

 

İçindeki ateş gözlerinden okunuyordu Fatih’in. Öğrencim değil, arkadaşımdı. Yıllardır öğrencilerimle ilk tanıştığım derste “önce arkadaşım sonra öğrencimsiniz" diyordum. Fatih’te arkadaşımdı.

Yanıyorum hocam! dedi.

Bahsettiği yangının “yürek yangını” olduğunu anladım.

“Elif’i olmayan, Elif’ini kaybetmiş bir fetihim ben!” dedi. Hiçbir şey anlamamıştım. Sonra önündeki kâğıda Arapça feth kelimesini yazdı.

“Bak hocam, bu kelimenin içinde Elif olmadığı sürece Fatih olmuyor. Bende Elifsiz Fatih olamayacağım. Ben bende değilim hocam. Nereye baksam onu görüyorum… Yerde Elif, gökte Elif, kağıt’ta Elif, defterde Elif, kitapta Elif… Sağımda Elif, solumda Elif… Bazen nefesim kesiliyor hocam… Ne yapacağımı bilmiyorum.”

İçindeki yangınla yazdığı şiirleri okuyordu. En hoşuma gideni ise “Gözümde öylesine tütüyorsun ki; duman’dan hiçbir şey göremez oldum" cümlesiydi.

O, şiirlerini okuyup içine dökerken ben aşkı düşündüm.

 

Gençlerde aşk olmamalı mıydı?

 

* * * * * * * *

 

Çanakkale şehitlerini, metrekareye 6 bin mermi düşerken, mermilerin içine daldıran aşk değil miydi?

 

Ulubatlı Hasan’ı, vücuduna saplanan oklara rağmen, elindeki bayrakla surlara koşturan aşk değil miydi?

 

Fatih’e “Ya İstanbul beni alır, ya da ben İstanbul’u alırım” dedirten, gemileri karadan yürüttüren aşk değil miydi?

 

Seyit Çavuş’a 250 kiloyu “Allah” diyerek kaldırtan aşk değil miydi?

 

“Anam babam sana feda olsun Ya Resulullah” diyen Musab bin Umeyr, âşık olmasaydı, vücudu sadece parmaklarından tanınacak kadar parça parça oluncaya kadar savaşır mıydı?

Kays’ı mecnun eden, çöllere düşüren, Leyla Leyla derken Mevla’yı bulduran aşk değil miydi?

 

“Aşk”la dönmeyen, ölüme gülemez.

Ölümü kavuşmaya benzetip, ölüm gününü bayram ilan eden Mevlana âşık değil miydi?

 

“Aşk”la yanmayan yazamaz.

Mehmet Akif yanmasaydı “İstiklal marşını” yazabilir miydi?

 

“Aşk”la yanmayan sevemez.

Alemlere rahmet olarak yaratılana Allahın sevgilisi anlamında “Habibullah” demiyor muyuz?

 

“Aşk”la yanmayan ölemez.

Ulu batlı Hasan yanmasaydı ölümüne koşabilir miydi?

 

“Aşk”la yanmayan yaşayamaz da.

Dipdiri meyyit demiyor mu Allah?

 

Düşünsenize “Göz kapaklarımın içine resmini mi yapıştırdın ey Güzel? Gözlerimi her kapatışta seni görüyorum” diyen genç, insanlık için çalışma idealine kavuşursa neler yapmaz?

 

Düşünsenize “sarmaşık” kelimesiyle aynı kökten türemiş “aşk”la bayrağına sarılan bir genç bayrağı için neler yapmaz?

 

Düşünsenize “kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda, şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda“ mısraları yüreğine “aşk”la işlemiş bir genç toprağı için neler yapmaz?

 

Düşünsenize Selahaddin Eyyubi imanıyla, İslam’ın ilk kıblesi Mescidi Aksa’ya “âşık” olmuş bir genç dini için neler yapmaz?

 

Düşünsenize “gözyaşlarını” itfaiyeciye benzeten, yürek yangınını söndürememekten bahseden bir genç, "Allah" için “yanmaya” Allah için “ağlamaya” başlarsa neler yapmaz?

Şimdi ki gençlerde böylesi aşklar ne gezer demeyin. Çok uzağa değil Kıbrıs Barış harekâtına gidin. Beş parmak dağlarına “Allah Allah” diye çıkan gençler “şimdi ki gençlere” çok benziyordu aslında. Yeter ki ellerinden tutacak birileri, aşklarını ateşleyerek onları doğru hedefe götürecek büyükleri olsun.

 

Siz o zaman görün “Leyla” âşıklarının Mevla aşkıyla neler yapabildiğini?

 

Bizler, gençlerdeki aşkı öldürmeye çalışırsak, başkaları o boşluğu seks ile doldurur. Fıtratta var olan aşk “terbiye süzgecinden” geçmezse terbiyesiz oluyor. Buna da gavurca (!) seks diyorlar.

 

Yaradan, sevmeye müsaade etmeyecek olsaydı, sevme duygusunu yaratır mıydı?

 

Gençlerde ki aşkı öldürmeyin, eğitin.

 

Yaşayan ölülere değil, aşkla yanan dirilere ihtiyacımız var.

 

Sait ÇAMLICA
Eğitimci - Yazar


Tarih: 12:29, 25/10/2007 Kategori: makaleler
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Tasavvufta 4 Kapı Vardır!!!!

Tasavvufta 4 kapı vardır;

1- Seriat Kapisi
2- Tarikat Kapisi
3- Marifet Kapisi
4- Hakikat Kapisi

Ogreti olarak bu kapilar birer birer gecilerek Hakikate ulasilir.

 

Ogrencilerinden biri Mevlana'ya sormus; "Efendim, bu 4 kapi meselesini ben pek anlayamiyorum. Bana anlayabilecegim bir lisanla anlatir misiniz?" "Simdi bak, karsi medresede dersini calisan dort kisi var ve hepsi rahlelerine egilmis. Sen git bunlarin hepsinin ensesine bir samar at, sonra gel sana anlatayim."

 

Ogrenci gitmis, birincinin ensesine bir tokat aksetmis. Tokadi yiyen derhal ayaga kalkip arkasini donmus ve daha kuvvetli bir tokatla Mevlana'nin ogrencisini yere yikmis.

 

Ogrenci dayagi yemis, geri donecek ama hocasina itaat var.Yaradana guvenip ikinciye de bir tokat aksetmis. O da derhal ayaga kalkip elini kaldirmis. Tam tokadi vuracakken vazgecip yerine oturmus.

 

Ogrenci devam etmis, ucuncuye de bir tokat atmis. Ucuncu soyle bir kafasini cevirip baktiktan sonra calismasina devam
etmis.

 

Dorduncu, tokadi yemesine ragmen hic orali bile olmadan calismasina devam etmis.

 

Ogrenci Mevlana'ya donmus, olanlari anlatmis. Mevlana; "Iste sana istedigin ornekler....
Birinci, seriat kapisini gecememis biri idi. Seriatta kisasa kisas oldugu icin, tokadi yiyince kalkti, aynisini sana İade etti.
- Ikinci, tarikat kapisindadir. Tokadi yiyince o da kalkti, tam tokadi iade edecekti ki, tarikat ogretisinde verdigi soz aklina geldi. "Sana kotuluk yapana bile iyilik yap".
Onun icin dondu, oturdu.
- Ucuncu, marifet kapisina kadar gelmistir. Iyinin ve kotunun tek Yaradandan geldigini bilir, inanir. Yaradan bu kotuluge hangi iblisi alet etti diye merakindan soyle bir
donup bakti.
- Dorduncu, hakikat kapisini da gecmistir. Iyinin ve kotunun tek sahibi
oldugunu ve ayni oldugunu bilir. Onun icin donup bakmadi bile...

 

> >Mevlana


Tarih: 16:55, 8/10/2007 Kategori: makaleler
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Sen Yarına Erişemezsin!

SEVGİLİ DOST,

Dün elimizden gitti. Yarınki gün daha gelmedi. Sen ve ben sadece bugün içre yaşıyoruz. Lâkin hep yarının hesabını yapmadayız. Yarın için varacak menzillerimiz var. Yarınların ardında bekleneyen maksudlarımız var. Demek bugün ne menzile erişebileceğiz, ne de maksudumuz elimizde olacak. Bugün sadece yolumuz var. Şimdi biz yol ehliyiz ve yolcuyuz. Bugün nereye doğru yürüyoruz, sen onu söyle. Varacağımız yer yarının hesabıdır. Değil mi ki maksudumuz ilerilerde, bugün niyet günüdür. Bugün dua günüdür, maksudumuzu elde etme günü değil. Şimdi sebeplere tevessül ânıdır, sonuçlar sonra verilir.

Yarın geldiğinde o da bir ‘bugün’ olacak ve sen hiçbir zaman yarının eteğinden tutamayacaksın. O halde kendi rengini de erişemeyeceğin yarınlarda değil, bugünde ara. Burada, hemen şimdi, neysen o’sun sen. Kendini yarınların arkasına attığın hedeflere, menzillere, maksudlara erişip erişmemeye göre tanımlamaya kalkma. Menzil değil mi ki yarınların arkasındadır, yarına erişemeyen sen oraya erişip erişmemekle mükellef değilsin. Sen bugünün ehlisin, yol adamısın ve doğru menzile doğru yoldan yürümekle mükellefsin.

Sözler dellâlı, bu dünyada niyetimize ve duamıza karşılık eriştiğimiz maksudlarımızdan ‘dünyevî ve ehemmiyetsiz meyveler’ diye söz eder. Sözgelimi, cihad edip, cihadı kazanmaya niyetlendin ve niyetlendiğin gibi cihadda galip oldun. Sen niyetinin meyvesini cihadı kazanmak sanırsın. Oysa bu sadece ‘dünyevî ve ehemmiyetsiz meyvesi’dir cihadın. Sen asıl meyveyi cihada niyetlenişinde alırsın. Rıza-yı ilâhî için mi, yoksa nefsin adına mı savaştın? Niyetin rıza-yı ilâhi olunca, o saat uhrevî ve ehemmiyetli meyveni alırsın. Bu takdirde, cihadı sebepler dairesinde kaybetsen de kazansan da, sırf niyetine göre renk alırsın. ‘Şehadet,’ cihadı esbab dairesinde kazanmanın değil, cihad niyetinin ebedî meyvesidir. Yani, seni ebedî diri kılacak olan, cihadın sonucu değil, cihada niyetindir. Kezâ nübüvvet vazifesi dahi, kesret-i etba ile değil, tebliğ niyeti ile yapılır. İnsanları tâbi etmek sebepler dairesinin hedefidir, bir sonuçtur. Sebepler dairesine hükmeden, peygamber olmadığına göre, onun vazifesinin kıymetini belirleyen bu sonuca ulaşıp ulaşmaması değildir. O da, nihayet, yarına erişemeyen bir bugün ehlidir, bir yol adamıdır. O halde, onun peygamberliği nereye vardığına değil, nereye yürüdüğüne bağlıdır. Hiç ümmeti olmamış, ama peygamberlik sevabından da mahrum kalmamış peygamberler olduğunu unutma. Ümmet sahibi olmak sonuçtur, hakkı tebliğ etmek ise bu sonuca götüren vesiledir. İşte peygamberler, insanların kendilerini dinlememeleri karşısında ümitsizliğe düşmek yerine şevklerini daha da arttırarak bize mühim bir dersi hatırlatmak istemişler: Kul olarak vazifemiz sonuç almak değil, sebepleri vesile eylemektir.

Biz ki zamanın çocuğuyuz. Elimizde sadece bugün, hatta bu an vardır. Bu an’da da sadece vesileler, sebepler, yollar vardır. Sonuçların saklı olduğu yarınlara kendi başımıza erişemeyiz ki onlarla imtihan edilelim. Yaşadığımız an sadece şimdiki andır ve sonraki anların ölüsüyüz. Yaşamak imtihanını da şimdiki anda elimize verilen vesilelerle, sebeplerle ve yollarla veriyoruz. Onlarda saklı sonuçlara, maksudlara ve menzillere erişmek elimizde değil.

Hatırlarsan, bir keresinde sana bir peygamber sözünden haber vermiştim: "Hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahirete çalış" diyor Resûl-u Ekrem (a.s.m.). Anladığım kadarıyla, nübüvvet dilinde bugün, esbabı ya da vesileleri; yarın ise sonuçları elde etmeyi ya da maksudumuza erişmeyi temsil ediyor olmalı. Evet, sen ve ben, esbaba tevessülde ya da maksudumuzu istemede failiz, yani ‘hiç ölmeyecekmiş gibi’yiz. Sonuçları elde etmede ya da maksudumuza erişmede ise ‘ölecekmiş gibi’yiz, yani aciziz. Esbaba tevessül etmek, bir başka deyişle, sonuç için niyet etmek ya da maksudumuza erişmek için dua etmek demektir. İşte bizim yapıp edeceğimiz de, bu an içre, elimizdeki vesilelerle, hiç ölmeyecekmiş gibi dua etmek ve niyet etmekten ibarettir. Sonucu vermek, maksuda erişmek bizim işimiz değil, herşeye kâdir Olan’ın vazifesidir. Yarının içinde saklı maksudların hasılında ölü gibiyiz. Öyleyse kendi rengimizi ve kıymetimizi ölü gibi olduğumuz yarınlarda değil, bugünün içinde, yani hiç ölmeyecekmiş gibi olduğumuz yerde, yani yaşadığımız yerde, yani niyetimizde ve duamızda aramalıyız.

Unutma ki, sen de bir yolcusun. Hep yolcu kalacaksın ve yolcu olarak öleceksin. Yani, her yolcu gibi menzile erişmeden yolda öleceksin. Bütün ömrünü yarına erişemeden bugünün vesileleri ile birlikte geçireceksin. Ve öldüğünde elinde ne sonuçlar, ne maksudların olacak, sadece niyetin ve duan kalacak. Ve sen niyetine ve duana göre ölecek ve haşrolacaksın. Ebedî rengini ve kıymetini bugünden, bu anın niyetinden alacaksın. Öyleyse, bugünün dünyası içinden ebedî kılınmaya değer bir dua ile, hiç ölmeyecek bir niyetle geçmelisin. Nasılsa yarın öleceksin.

Sen ve ben bugün içre yürüyoruz dostum. Sen ve ben ebediyet içre yürüyoruz. Adımlarımızı yarın ölecekmişiz gibi havf içinde, ama hiç ölmeyeceğimiz menzile doğru ümit içinde atıyoruz.

Senai Demirci

27.12.2003


Tarih: 14:25, 7/9/2007 Kategori: makaleler
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

<- Son Sayfa | Sonraki Sayfa ->